İzmir Marşı: Bizim İçin Bir Marştan Çok Daha Fazlası…
Bir gün kendime, “İzmir Marşı hakkında aslında ne biliyorum?” diye sordum. Her fırsatta dilimizden düşürmediğimiz, duyduğumuzda hep bir ağızdan eşlik ettiğimiz bu marş hakkında sandığım kadar çok şey bilmediğimi fark ettim. Bunun üzerine küçük bir araştırma yapmaya karar verdim. Ancak araştırdıkça, marşın kim tarafından yazıldığı ve bestelendiği konusunda kesin ve güvenilir bilgilere ulaşmanın hiç de kolay olmadığını gördüm.
İzmir Marşı’nın tarihsel kökenine ilişkin farklı görüşler bulunuyor. Eserin temelini oluşturan melodi ve sözlerin, 1914 yılında Kafkas Cephesi için ortaya çıktığı ve Kafkas Marşı adıyla anıldığı yönünde iddialar var. Bazı kaynaklar eseri İzzettin Hümayi Elçioğlu’na dayandırırken, başka anlatılarda Kaptanzade Ali Rıza Bey’in adı geçiyor. Marşın 1918 yılında Bakü’nün kurtuluşu dolayısıyla seslendirildiği de ileri sürülüyor. Ancak bu anlatımların tümünü doğrulayacak, eserin ilk ortaya çıkışını ve yaratıcılarını kesin biçimde ortaya koyan ortak bir bilgi bulunmuyor.
Zaman içinde marşın melodisi korunarak sözlerinin İzmir’in kurtuluşuyla özdeşleştiği ve böylece bugün hepimizin bildiği İzmir Marşı’nın milli hafızamızda yerini aldığı anlaşılıyor. Özellikle “Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa! Adın yazılacak mücevher taşa!” dizeleriyle marş, Mustafa Kemal Atatürk’e duyulan sevginin, bağımsızlık inancının ve Cumhuriyet değerlerine bağlılığın güçlü bir ifadesine dönüşüyor.
Beni araştırma yapmaya yönelten konu tarihsel bir merak olsa da, İzmir Marşı’nın benim için anlamı yalnızca tarihle sınırlı değil. Bu marşın insanın yüreğine dokunan, geçmişle bugün arasında görünmez bir köprü kuran çok özel bir yanı var.
Türkiye ile Azerbaycan’ın “Tek Millet, İki Devlet” anlayışıyla ifade edilen kardeşliği düşünüldüğünde, ortak tarihimizin ve kültürel bağlarımızın bir marş etrafında da buluşması ne güzel! Bir ezginin farklı dönemlerde farklı mücadelelerle anılması, milletlerin hafızasında nasıl yeni anlamlar kazanabildiğini gösteriyor. Kaynağı ve tarihsel yolculuğu konusunda hangi görüş doğru olursa olsun, İzmir Marşı’nı dinlediğimizde milli duygularımızın kabardığı bir gerçek. Çünkü bazı eserler, yalnızca notalardan ve sözlerden ibaret değildir; ortak sevinçlerimizi, acılarımızı ve umutlarımızı da taşırlar.
İzmir Marşı’nın İzmirliler için taşıdığı anlam ise kuşkusuz çok daha derin.
Sizlerle, dedem Abdüllatif Evrener’in gözyaşları içinde anlattığı bir anısını paylaşmak istiyorum.
15 Mayıs 1919’da Yunan askerlerinin İzmir’e çıkmasıyla başlayan işgal, kentte ve çevresinde büyük acılara, şiddet olaylarına ve trajedilere yol açtı. Dedem o yıllarda henüz çocuktu. Ailemizi derinden yaralayan olaylardan biri de o karanlık günlerde yaşandı.
Dedemin halası henüz çok gençti ve ilk bebeğine hamileydi. Ailemizden dinlediğimiz bu acı hatıraya göre, Yunan askerleri genç kadının karnındaki bebeği süngüyle çıkararak onu hayattan koparmıştı.
Dedem, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen bu olayı her anlattığında gözyaşlarını tutamazdı. Onun gözlerinden süzülen yaşlar, benim için tarihin yalnızca kitaplarda yazan olaylardan ibaret olmadığını gösteren en acı kanıtlardan biriydi. Çünkü tarih, bazen bir ailenin hafızasında saklı kalan bir yara, bazen de kuşaktan kuşağa aktarılan ve hiç dinmeyen bir sızıdır.
Bu hatırayı anlatmamın nedeni geçmişin acılarını yeniden canlandırmak ya da düşmanlığı körüklemek değil. Amacım, bağımsızlığın, barışın ve özgürlüğün hangi ağır bedeller ödenerek kazanıldığını unutmamak. Yaşanan acıları hatırlarken insanlığımızı korumak, geçmişten ders çıkarmak ve bir daha hiçbir annenin, hiçbir çocuğun, hiçbir ailenin böyle bir trajedi yaşamamasını dilemek…
İşte bu yüzden, “Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa! Adın yazılacak mücevher taşa!” dizelerini kimin eklediğini kesin olarak bilmesek de, bu sözlerle İzmir Marşı’nı gönüllerimize kazandıran kişiye minnet duyuyorum. Kim yazdıysa, kim bu sözleri bu ezgiyle buluşturduysa, ruhu şad olsun. Bu marş, İzmir’e de bu topraklara da çok yakıştı.
Bugün İzmir’de düğünlerde, asker uğurlamalarında, gelin almalarında, kutlamalarda ve konserlerde iki marşın ayrı bir yeri vardır: Onuncu Yıl Marşı ve İzmir Marşı. Gecenin hangi coşkuyla başladığı önemli değildir; çoğu zaman bu marşlar eşliğinde son bulur. İnsanlar hep bir ağızdan söyler, duygulanır, gururlanır ve evlerine yalnızca güzel bir gecenin anısıyla değil, içlerinde tarifsiz bir huzurla dönerler.
Çünkü İzmir Marşı bizim için sadece bir marş değildir.
Özgürlüktür. Bağımsızlıktır. Cumhuriyettir. Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Aynı zamanda işgal günlerinde yaşanan acıların unutulmaması, kurtuluşun kıymetinin bilinmesi ve gelecek kuşaklara bağımsızlık bilincinin aktarılmasıdır.
Belki marşın ilk bestecisini, ilk söz yazarını ya da bugünkü biçimini tam olarak kimin kazandırdığını hiçbir zaman bütün ayrıntılarıyla öğrenemeyeceğiz. Ama onun yüreğimizdeki yerini biliyoruz. Her “Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa!” deyişimizde geçmişimizi hatırlıyor, Cumhuriyetimize sahip çıkıyor ve bağımsızlığımızın değerini bir kez daha anlıyoruz.
İzmir Marşı’nı her söylediğimizde yalnızca bir marşı değil, bir milletin yeniden ayağa kalkışını, özgürlüğe olan inancını ve Atatürk’e duyduğu sevgiyi de dile getiriyoruz.
İyi ki bu marş var. İyi ki İzmir’in kurtuluşunu, Cumhuriyet’in coşkusunu ve bağımsızlık sevdamızı nesilden nesile taşıyor.
Ve iyi ki, bütün acılara rağmen, bu topraklarda özgürce yaşayabiliyoruz.
Buket Işıkdoğan Köse














