Kadın, dünyaya sunulmuş mucizevi bir varlık olarak doğurgan, saklayan, taşıyan, büyüten ve koruyabilen gücün beden bulmuş en naif hali olarak tanımlanabilir. Ancak, her kadın bir gülken, ne yazık ki bahçelerdeki güller farklı değerler görebilmektedir. Değer görmeyen ve güneşten mahrum kalan güllerin solmasını görmek çok üzücü.
Bir kadının özgürlüğünün kısıtlandığına tanıklık ettim. Bilgisiyle kafese kapatılmaya çalışıldı, sesi kısıldı ve güzelliğinin güneşi görmemesi istenerek değersizleştirildi. O kadın, içinde taşıdığı coşkuyla dünyaya meydan okuyabilecek kadar cesurken, bir çocuk gibi ürkek bir hale büründürüldü, korkutuldu, sindirildi ve inandırıldı.
Güneş bir akşam battı, ertesi sabah yeniden doğdu. Tam yedi yıl ve bir seher vakti, bu uyanışla yeniden merhaba dedi. Bedeni, dünyadaki kafesini umursamaz bir halde yorgun ve bitkin görünüyordu. Ancak ruhu apaydınlıktı, bilinci uyanmıştı. “Kendinden kendini doğurdu o gün.” “Özgürlüğü artık bedeninde değil, ruhunda, hislerinde, zihninde ve planlarında bulunuyordu.” Zamanın farkında olan da oydu artık. Pusulası cebinde, yönünü bulmuştu. Durdurulabilir miydi?
Kendine bile inanamaz bir hali vardı. Her kadın, er ya da geç hangi bahçede heba olup solduğunun farkına varır. Başka bir bahçede yeniden gül olmak da bir seçimdir; kendi bahçesini kurmak ta. Mesele, onu soldurmayacak doğru toprağa ulaşmaktır. Bedenine sahip olduğunu düşünen her eril zihin, özgürlüğe bilinciyle ulaşan kadınları bilmez çünkü zihinler ulaşılmazdır.
Çünkü kadının özgürlüğü bedene sığmaz.
Sevgi Sirkeci












