112 Saat & Aşkım Tan
Bu haber 3226 kere okundu.

112 Saat

112 saat.

İlk bakışta yalnızca bir sayı.

Dört gün 16 saat.

Bir insanın hayatından kesintisiz dört gün 16 saati alın ve bir kenara koyun.

Uyumayın.

Çalışmayın.

Sevdiklerinizle konuşmayın.

Çocuğunuza sarılmayın.

Kitap okumayın.

Denize bakmayın.

Hiçbir şey üretmeyin.

Sadece bekleyin.

112 saat boyunca.

Uzun geldi değil mi?

Oysa 2025 yılında İstanbul’da yoğun saatlerde trafiğin bir sürücüden aldığı yıllık zaman tam olarak bu:

112 saat.

Ankara?

112 saat.

İzmir?

112 saat.

Üç ayrı şehir.

Üç ayrı nüfus.

Üç ayrı coğrafya.

Aynı kayıp: 4 gün 16 saat.

Elbette bu, bu şehirlerde yaşayan herkesin kronometreyle ölçülmüş kişisel kaybı değil. TomTom Traffic Index’in dünya kentlerini karşılaştırabilmek için kullandığı standart yoğun saat sürüş hesabının sonucu.

Tam da bu nedenle önemli.

Aynı ölçüyle başka şehirlere de bakabiliyoruz.

O halde soralım:

Bir şehrin, insanın hayatından yılda kaç saat almaya hakkı var?

112 saatin ne kadar büyük olduğunu anlamak için trafikten çıkıp dünyaya bakalım.

112 saat boyunca dünya durmuyor.

İnsanlar doğuyor.

İnsanlar ölüyor.

Cinayetler işleniyor.

Depremler oluyor.

Roketler uzaya gönderiliyor.

Bir yerde yeni hayatlar kurulurken başka bir yerde şehirler savaşın altında yıkılıyor.

İnsanlık aynı anda hem yapıyor hem yok ediyor.

Hem keşfediyor hem kaybediyor.

Hayat akıyor.

Küresel doğum ve ölüm tahminlerini 112 saate çevirdiğimizde yaklaşık 1,7 milyon insan dünyaya geliyor.

Yaklaşık 800 bin insan dünyadan ayrılıyor.

Dünya, yalnızca doğumlarla ölümler arasındaki fark açısından yaklaşık 900 bin kişi çoğalıyor.

112 saatte.

Dünya çoğalıyor.

Sizin ömrünüzden ise 112 saat eksiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün yıllık yaklaşık 1,19 milyon karayolu trafik ölümü tahminini aynı süreye çevirdiğimizde yaklaşık 15 bin insan trafik kazalarında hayatını kaybediyor.

Aynı 112 saatte yerküre sarsılıyor.

İnsanlık uzaya araç gönderiyor.

Bilim ilerliyor.

Savaşlar sürüyor.

İnsan doğuyor.

İnsan ölüyor.

112 saat yalnızca dört gün 16 saat değildir.

112 saat, hayattır.

Şimdi yeniden şehre dönelim.

İstanbul 112.

Ankara 112.

İzmir 112.

Antalya 108 saat.

Peki dünyada?

Paris 109 saat.

Berlin 100 saat.

Tokyo 100 saat.

New York 120 saat.

Bern 43 saat.

Lima 195 saat.

Aynı dünya.

Aynı 24 saat.

Ama şehirlerin insan hayatından aldığı pay aynı değil.

Neden?

Nüfus mu?

Öyleyse dünyanın en büyük metropollerinden Tokyo neden 100 saatte?

Zenginlik mi?

Öyleyse New York neden 120?

Avrupa’da olmak mı?

Paris neden 109?

Şehrin küçüklüğü mü?

Bern’in 43 saatinde bunun payı ne?

Lima neden 195?

Yol sayısı mı?

Toplu taşıma mı?

Kent planlaması mı?

İnsanların yaşadığı yerlerle çalıştığı yerler arasındaki mesafe mi?

Plansız büyüme mi?

Otomobile bağımlılık mı?

Yoksa hepsi mi?

Demek ki “şehir büyüdü, trafik de büyür” deyip geçemeyiz.

Şehirlerin ne kadar büyüdüğünü değil, nasıl büyüdüğünü konuşmak zorundayız.

Bir hastanenin kapasitesi var.

Bir okulun kapasitesi var.

Bir metro vagonunun kapasitesi var.

Bir yolun kapasitesi var.

Bir barajın kapasitesi var.

Şehrin mi yok?

Kaç insanı içine sığdırabileceğini sormuyorum.

Kaç insanı insanca yaşatabileceğini soruyorum.

Bir şehrin başarısı yalnızca kaç milyon insan barındırdığıyla ölçülemez.

İnsan işe kaç dakikada ulaşıyor?

Hastaneye ne kadar zamanda gidebiliyor?

Çocuğuna ne kadar zaman ayırabiliyor?

Evine hangi saatte dönebiliyor?

Kendisine ne kadar hayat kalıyor?

Belki de kentlerin gelişmişliğini ölçerken yeni bir kavrama ihtiyacımız var.

Kişi başına düşen gelir var.

Kişi başına düşen yeşil alan var.

Kişi başına düşen araç var.

Peki kişi başına düşen kayıp hayat?

Şehir insandan yalnızca para almıyor.

Zaman da alıyor.

Para yeniden kazanılabilir.

Yakıt yeniden alınabilir.

Yol yeniden yapılabilir.

Bina yeniden inşa edilebilir.

Ömür yeniden yapılamaz.

O nedenle çözüm yalnızca yeni yollar açmak değildir.

İnsan işe ulaşmak için şehri aşmak zorunda kalmamalı.

Toplu taşıma güçlü ve erişilebilir olmalı.

Yatırım birkaç merkeze yığılmamalı.

Kent, bugünkü nüfusa göre değil yarının nüfusuna göre planlanmalı.

Şehir planlamasının merkezinde otomobil değil, insanın zamanı olmalı.

Her yeni ulaşım projesinde yalnızca şu sorulmamalı:

Kaç kilometre yol yaptık?

Başka bir soru daha sorulmalı:

İnsana kaç saatini geri verdik?

Belki belediyelerin ve merkezi yönetimlerin başarı tablolarına da artık yeni bir satır eklenmelidir:

Bu yıl kentlinin hayatından kaç saat aldınız?

Kaç saatini geri verdiniz?

112 saat.

Dört gün 16 saat.

Dünya o sürede doğdu.

Öldü.

Çoğaldı.

Üretti.

Keşfetti.

Yıkıldı.

Yeniden kuruldu.

Siz ise o 112 saati bir daha yaşayamayacaksınız.

Para kaybedersiniz, yeniden kazanırsınız.

Bir treni kaçırırsınız, yenisi gelir.

Bir yolu kapatırlar, başka yol bulursunuz.

Ama hayatınızdan alınan 112 saatin alternatif güzergâhı yoktur.

Belki de şehir yönetmenin en gerçek ölçüsü budur:

İnsanın ömründen ne kadar aldığınız değil, ona ne kadar hayat bıraktığınız.

Aşkım Tan
Gazeteci | Araştırmacı-Yazar
İletişim: askimtan@gmail.com

728×90 – Üst (1)
160×600 – Sol Kayan
160×600 – Sağ Kayan