Ölümün milliyeti var mı?
Bu haber 3362 kere okundu.

Bu bir Kıbrıs yazısı değildir.
Bu bir Türk-Rum meselesi yazısı da değildir.
Bu, insan hayatının ne zaman ve nasıl değersizleştiğini sorgulayan bir yazıdır. Bazen bir facia yalnızca nasıl öldüğümüzü değil, geride kalanların nasıl insanlar olduğunu da gösterir.

Kıbrıs açıklarında insanlar öldü.

Onları bekleyenler vardı.

Anneler vardı.

Babalar, anneanneler, babaanneler, eşler, çocuklar vardı.

Ekranlarda gördük.

Ağlayanları gördük.

Haber bekleyenleri gördük.

Kaptan tutuklandı.

Mürettebat tutuklandı.

Şirket yetkilisi tutuklandı.

Elbette soruşturulsunlar.

Benim baktığım pencere biraz daha büyük.

Bazen bir faciada en kolay bulunan sorumlu, olay anında dümenin başında olandır.

Peki o gemiyi dümenin başına gelmeden önce denize kim çıkardı?

Filo Jet’in 12 yıl önce Türkiye’de kaza geçirerek hasar gördüğü, ardından tamir edildiği, 2024’te satın alınarak yeniden sefer izni aldığı mahkeme kayıtlarına yansıdı.

Haziran 2026’da Türk Loydu tarafından da onaylandı.

Öyleyse benim sorum “Bu gemi denetlendi mi?” değil.

Belli ki denetlendi.

Ben başka bir şey soruyorum:

Bütün bunlara rağmen nasıl onay aldı?

Bir geminin sertifikasının bulunması onun güvenli olduğunu mu gösterir?

Yoksa geçmişinde kaza ve kapsamlı onarım bulunan bir gemiye verilen bu onayın hangi teknik değerlendirmelere dayandığı mı soruşturulmalıdır?

Asıl denetlenmesi gereken bazen gemi değildir.

Denetimin kendisidir.

İnsan hayatının söz konusu olduğu yerde imza atmak bir bürokratik işlem değildir.

O imza, yüzlerce insanın canına verilmiş bir güvencedir.

Kaptanın sorumluluğu varsa hesabını versin.

Mürettebatın ihmali varsa onlar da versin.

Şirketin kusuru varsa o da ortaya çıkarılsın.

Soruşturmanın merdivenlerini yukarı doğru çıkarmadan yalnızca aşağıdakilere bakarsak, bir sonraki faciada yine aynı soruları sorarız.

Sonra bu facianın başka bir yüzü çıktı karşımıza.

Rum kesiminden sosyal medyaya yansıyan bir yorum:

“Gebersinler, hepsi Türktü.”

Ben bu cümlenin üzerinde duruyorum.

Ama Türk olduğum için değil.

İnsan olduğum için.

Aynı cümle “Gebersinler, hepsi Rum’du” diye yazılsaydı da dururdum.

Yunan için de.

Filistinli için de.

İsrailli için de.

Rus için de.

Ukraynalı için de.

Sorum çok basit:

Ölümün milliyeti nedir?

Hiçbirimiz dünyaya gelirken nerede doğacağımızı seçmedik.

Türk olmayı seçmedik.

Rum olmayı seçmedik.

Yunan, Arap, Yahudi, Rus olmayı seçmedik.

Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir ailenin çocuğu olarak doğduk.

Sonra bize kimlikler verildi.

Bayraklar öğretildi.

Tarihler anlatıldı.

Sınırlar çizildi.

Bunların hepsi insanlığın gerçekleri.

Hiçbiri başka bir insanın ölümüne sevinmenin gerekçesi olamaz.

Üstelik başkasına bakıp parmağımızı sallamadan önce kendi dilimize de bakalım.

“Rum tohumu.”

“Yunan tohumu.”

“Gavur.”

Bizim dilimizde de yok mu bunlar?

Var.

O halde mesele onların nefreti, bizim haklılığımız değildir.

Mesele nefretin kendisidir.

Barış yalnızca silahların susması değildir.

Barış, karşındakinin ölümüne sevinmeyecek kadar insan kalabilmektir.

Bir toplum çocuklarına geçmişte yaşanan acıları elbette anlatmalıdır.

Karşısındakinin de insan olduğunu anlatmayı unutursa tarih öğretmez.

Bir sonraki nefret kuşağını yetiştirir.

Facianın ardından bir başka tablo daha çıktı ortaya.

İnsanlar ulaşım için başka seçeneklere yönelince uçak bileti fiyatları yükseldi.

Girne Belediye Başkanı Murat Şenkul, yaklaşık 6 bin liralık biletlerin zorunlu talep nedeniyle 22 bin liraya çıktığını açıkladı. Bazı uçuşlarda fiyatların 35 bin lirayı aştığı haberleştirildi.

Burada rakamlardan daha önemli bir sorum var:

Bir insanın çaresizliğinin piyasa değeri nedir?

 

Felaket zamanında normal olan nedir?

İnsanların yakınlarına ulaşabilmesi için ek sefer koymak değil midir?

Kolaylık sağlamak değil midir?

Gerekirse kazançtan vazgeçmek değil midir?

Fiyatların değil, dayanışmanın yükselmesi gerekmez mi?

İnsanın başka seçeneğinin kalmaması kazanç fırsatına dönüşüyorsa, orada artık yalnızca ekonomiyi konuşamayız.

“Arz arttı.”

“Talep yükseldi.”

“Dinamik fiyatlandırma.”

Kelimeleri istediğimiz kadar çoğaltabiliriz.

Bazen ekonomi terminolojisi vicdansızlığı tarif etmeye yetmez.

Bir tarafta:

“Gebersinler, hepsi Türktü.”

Diğer tarafta:

“Gitmek zorundaysan daha fazla öde.”

Biri nefret.

Diğeri para.

İlk bakışta birbirinden çok uzak.

Oysa ikisinin buluştuğu yer aynı:

İnsanı insan olarak görmemek.

Birinde insanı milliyetine indirgiyorsunuz.

Diğerinde müşteriye.

Birinde ölümünü kimliğine göre değerlendiriyorsunuz.

Diğerinde çaresizliğini satın alma gücüne göre.

Tam burada devletin ve kurumların sorumluluğu yeniden başlıyor.

Denetim gerçekten denetim olmalı.

İnsan hayatını taşıyan araçların geçmişi bir dosyadaki imzalarla aklanmamalı.

Felaket zamanlarında zorunlu ulaşım hizmetleri olağan ticari koşullara terk edilmemeli.

Gerekirse ek sefer konulmalı.

Gerekirse fiyatlara müdahale edilmeli.

İnsanların mecburiyeti kazanç kapısına dönüşmemeli.

Nefret söylemi de “sosyal medyada birkaç kişinin densizliği” denilerek küçümsenmemeli.

İnsanlık büyük laflarla kaybolmuyor.

Parça parça kayboluyor.

Önce denetimi kâğıda dönüştürüyoruz.

Sonra ölümü milliyete.

Sonra çaresizliği paraya.

Sonra hepsine bir isim buluyoruz:

Kaza.

Milliyetçilik.

Piyasa.

Hayır.

İhmal, ihmaldir.

Nefret, nefrettir.

Fırsatçılık, fırsatçılıktır.

Bunların hiçbirinin önüne başka bir kelime koymak gerçeği değiştirmez.

Belki de bu facianın ardından yalnızca denizin dibindeki gemiyi çıkarmak yetmeyecek.

O gemiye izin veren sistemi de önümüze koymamız gerekiyor.

Ölünün milliyetine bakarak sevinebilen zihniyeti de.

Çaresizin cebine bakarak fiyat belirleyen düzeni de.

Bir insan öldüğünde önce pasaportuna bakıyor, bir insan çaresiz kaldığında önce cebindeki parayı hesaplıyor, bir insanı hayattayken korumamız gerekirken sorumluluğu ancak öldükten sonra arıyorsak…

Geriye gerçekten tek bir soru kalıyor:

Biz hâlâ ne kadar insanız?

Aşkım Tan

728×90 – Üst (1)
160×600 – Sol Kayan
160×600 – Sağ Kayan