Masallarla büyüyen bir kuşağın çocuklarındanım ben.
Belki bu yüzden, ne zaman bir hikâye duysam sonunda iyilerin kazandığını görmek isterim. Hayatın masallar kadar adil olmadığını öğreneli çok oldu elbette. Gücün uzun yıllar hüküm sürdüğünü, haklı olanın her zaman kazanmadığını, bazen doğruların sessiz kalabildiğini yaşayarak gördük. Ama yine de içimdeki o çocuk, hikâyelerin güzel bitmesini beklemekten vazgeçmedi.
Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir olay beni bu yüzden derinden etkiledi.
Yıl 1934. Bursa semalarında sıra dışı bir savaş yaşanıyor. Öyle ki bütün dünyanın dikkatini üzerine çekiyor. Her şey altı kartalın bir leylek yuvasına saldırmasıyla başlıyor. Anne ve baba leylek öldürülüyor, dört yavru kaçırılıyor. Bir süre sonra aynı saldırı yeniden gerçekleşiyor. Ancak bu kez yuva boş. Leylekler tehlikenin farkına varmış, yavrularını güvenli yerlere taşımış durumda.
Sonra olağanüstü bir şey oluyor.
Anadolu’nun dört bir yanından leylekler Bursa’ya gelmeye başlıyor. Kartallar da toplanıyor. İki ay boyunca hazırlık yapılıyor. Ağustos ayında gökyüzü büyük bir mücadeleye sahne oluyor.
Kartallar güçlü. Pençeleri keskin, saldırıları sert.
Ama leyleklerin başka bir üstünlüğü var: Sabırları ve akılları.
Genç leylekler kartalları yoruyor, deneyimli olanlar doğru zamanda hamle yapıyor. Kartalların savaşı dağlık bölgelere çekme tuzağına düşmüyorlar. Kendi şartlarında mücadele etmeyi sürdürüyorlar.
Bu sırada köylüler de yaşananlara tanıklık ediyor. Yaralı leylekleri evlerine götürüp tedavi edenler oluyor. Yaşlılar onlar için dualar ediyor. Halk tarafını seçiyor. Öyle ki Kızılay’dan yardım isteniyor, dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a bile müdahale çağrısı yapılıyor.
Günler sonra kartallar çekiliyor.
Gökyüzündeki bu mücadele dünyanın da dikkatini çekiyor. Olay New York Times’a kadar ulaşıyor. Yıllar sonra harp okullarında strateji örneği olarak anlatıldığı söyleniyor. Çünkü burada verilen ders yalnızca savaşmak değil; sabretmek, birlikte hareket etmek ve doğru zamanı beklemek.
Bu hikâyenin bütün ayrıntıları tarihçiler tarafından tartışılabilir. Ancak hikâyenin taşıdığı anlam çok daha güçlü.
Çünkü insanlık tarihi biraz da kartallarla leyleklerin hikâyesidir.
Bir tarafta gücüne güvenenler vardır.
Diğer tarafta ise dayanışmaya güvenenler.
Bir tarafta korkutarak hükmetmek isteyenler, diğer tarafta birlikte durarak var olmaya çalışanlar.
Bugün dünyaya baktığımda da kendi ülkeme baktığımda da ister istemez bu hikâyeyi hatırlıyorum. Ama bunu siyasi bir sonuç çıkarmak için değil, insan doğasını anlamak için yapıyorum. Çünkü biliyorum ki hayat her zaman masallardaki gibi ilerlemiyor. Güçlü olan bazen çok uzun yıllar kazanıyor. Hatta bazen haklı olanlar kaybediyor.
Yine de insanı ayakta tutan şey kesinlikler değil, umutlar.
Belki de bu yüzden ben hâlâ leyleklerin tarafındayım.
Sadece kazandıkları için değil; kaybettiklerinde de vazgeçmedikleri için.
Çünkü bazen zafer, en güçlü olmakta değil; haklı olduğuna inandığın yerde durabilmektedir.
Ve masallarla büyümüş biri olarak, dünyanın bütün karmaşasına rağmen hâlâ güzel sonlara inanmak istiyorum.
Belki bu bir saflık.
Belki çocukluktan kalma bir alışkanlık.
Ama gökyüzünde kartallarla leyleklerin savaştığı o eski hikâyeyi düşündüğümde, içimden aynı cümle geçiyor:
Güç her zaman kazanmayabilir.
Haklı olan da her zaman kazanmayabilir.
Ama umut, insanın elinden bırakmaması gereken son şeydir.
“Belki de insanlık, gökyüzündeki o eski savaştan beri aynı sorunun cevabını arıyor: Güç mü kalıcıdır, vicdan mı?”
Buket Işıkdoğan Köse












