Umut Tacirliği ve Güvenin Sosyolojisi & Jale Erdoğmuş
Bu haber 3016 kere okundu.

Etkili konuşma, ikna gücü ve hitabet yeteneği, modern toplumlarda güven üretmenin başat araçlarından biri hâline gelmiştir.

Ancak bu araç, etik kaygılardan arındırıldığında toplumsal yıkımı hızlandıran bir mekanizma olarak çalışır. Son yıllarda televizyon ekranlarında, haber bültenlerinde ve özellikle sosyal medyada sıklıkla tanık olduğumuz “umut tacirliği” tam olarak bu mekanizmanın sonucudur. Bu yazı, söz konusu tabloya duyulan derin rahatsızlığın ifadesidir.

İnsanların duyguları ve umutları, sistematik biçimde manipüle edilmektedir. “Kısa sürede ev sahibi olma” vaadi, “yüksek kazançlı ortaklık” söylemi ya da “hayatını kökten değiştirecek fırsatlar” anlatısı; özellikle ekonomik belirsizliğin ve güvencesizliğin yaygınlaştığı dönemlerde güçlü bir çekim alanı yaratır. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu durum, bireylerin rasyonel karar mekanizmalarının zayıfladığı kriz anlarında, duygusal vaatlere daha açık hâle gelmesiyle açıklanabilir.

Burada karşımıza çıkan temel mesele, güvenin nasıl üretildiğidir. Güven artık kurumsal şeffaflık ya da denetlenebilirlik üzerinden değil; karizmatik söylem, aşırı özgüven ve sürekli görünürlük üzerinden inşa edilmektedir. İnşaat firmalarından başlayıp, “sizi işime ortak ediyorum” diyerek insanları dolandıran şahıslara kadar uzanan örnekler bunun somut göstergesidir. Paraları alıp ortadan kaybolanlar, geride yalnızca maddi kayıplar değil; derin bir güvensizlik duygusu bırakmaktadır.

Bu noktada önemli bir ayrımın altını çizmek gerekir: Sorun cinsiyet değil, etik yoksunluktur. Kadın ya da erkek fark etmeksizin, insanları kandırmayı meşru gören bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu zihniyet, başkasının umudunu bir sermaye türü olarak görür. Umut, burada insani bir duygu olmaktan çıkar; sömürülebilir bir kaynak hâline gelir.

Toplumsal deneyimler bize şunu gösteriyor: Aşırı tatlı dilli, sürekli konuşan ve her ortamda merkezde olma ihtiyacı hisseden kişiler çoğu zaman güven üretmez, güven performansı sergiler. Bu performansın arkasında ise sıklıkla çocukluktan taşınan onaylanma eksikliği ve bastırılmış mağduriyetler yer alır. Ancak bireylerin kendi travmalarını, başkalarının hayatları üzerinden telafi etmeye çalışması kabul edilemez. Mağduriyet, başkasını mağdur etmenin gerekçesi olamaz.

Bu nedenle toplumsal düzeyde alınması gereken önlem açıktır: Gözlemlemek, araştırmak ve sorgulamak. Sürü psikolojisinin sunduğu sahte güvene teslim olmamak. “Herkes giriyor” ya da “herkes kazanmış” söylemleri, çoğu zaman en büyük kayıpların habercisidir. Sosyolojinin temel uyarısı burada devreye girer: Bireysel aklı askıya alan her kolektif coşku, istismara açık bir zemin üretir.

Sonuç olarak umut, insanın en kırılgan ama aynı zamanda en değerli duygusudur. Onu korumanın yolu, tatlı sözlere değil; kanıta, şeffaflığa ve denetlenebilirliğe dayalı bir güven kültürü inşa etmektir. Aksi hâlde umut, kurtarıcı bir güç olmaktan çıkar; toplumsal hayal kırıklıklarının ortak adı hâline gelir.

728×90 – Üst (1)
160×600 – Sol Kayan
160×600 – Sağ Kayan